Hüseyin Suda:
Hepimizin dünya yüzünde hayal ettiği bir cennet vardır. Benim cennetim Çanakkale; doğduğum yer, her an olmak istediğim, giderken coşkulu, dönerken hüzünlü ayrıldığım, denizden ve karadan defalarca keşfettiğim, her taşını bildiğim ama yine de doyamadığım. Bu coğrafyada bisikletle tur yapma fikri GPA’ dan sonra doğada bisiklet sürüşünün keyfini tadınca kafamda şekillenmeye başladı. Birkaç alternatif rotayı Google Earth ‘den de faydalanarak oluşturdum. Ancak bu tur ilk kez geçilecek bir parkurda,dağcıların deyimi ile "öncü çıkışı" kıvamında olacaktı. Rota ile ilgili birçok bilinmeyen vardı. Uydu fotoğraflarında görünen patikaların eğimleri ve zemin detayları hakkında bilgi edinmek mümkün değildi. İşte turu gizemli kılan noktalardan bir tanesi de bu idi. Sanki Dünya turu planlar gibi heyecanlıydım. Bir de uygun bir “body”(yol arkadaşı)bulmam gerekiyordu. Yakın çevremdeki bisiklet sever dostlarım arasında bu heyecanı ve bilinmeyenleri paylaşabilecek (ki buna macera diyoruz) en doğru isim Fatih Güçlü(MFG+ Bir deli adam) idi. Deli bir adam olması şarttı. Teklif götürdüğüm an gözleri parlayarak “Ne zaman” dedi bana.
Fatih Güçlü:
İnsan hayalleri ve hataları ile bir bütündür demiş bilge bir kişi. Bir başkası insan hayalleri olduğu sürece yaşar demiş. Ben de hayal etmiştim böyle bir turu; Çanakkale’nin doğal güzellikleri arasında hem doyasıya bisiklete binmeyi hem de o inanılmaz savaşın meydana geldiği yerleri ve zaferimizin kahramanlarını ziyaret etmeyi birçok kereler hayal etmiştim. Birkaç yıl önce arkadaşım Barbaros Demirkol’un bir bisiklet sever dostu ile yaptığı Çanakkale Gelibolu Yarım Adası turunun fotoğraflarını gördüğümde içimde heyecan ve mutluluk hisleri uyanmış bir yandan da bu turu gerçekleştiren arkadaşlarıma gıpta etmiştim. Demek ki bu turu gerçekten çok istemişim ki Tanrı karşıma Hüseyin Suda’yı çıkardı. Hüseyin Çanakkaleli özellikle yarım adanın koylarını balık merakı yüzünden çok iyi bilen bir dostumdur. Her ne kadar daha sonra yarım adanın üstünü koyları kadar iyi bilmediğinin farkına varsam da kendisi bu güzel bahar aylarında Çanakkale Gelibolu yarım adasında bir tur yapmak istediğini ve yanına arkadaş aradığını dile getirince hemen ben el kaldırdım. Çünkü yıllardan beri beklediğim fırsat ayağıma gelmişti. Gerçi Hüseyin ile zamanında böyle bir tur ihtimalini konuşmuştuk fakat ben gerçekten uygun zamanda yapabileceğimizden emin değildim. Ama oldu işte o muhteşem tur 17, 18 ve 19 Mayıs tarihlerini kapsar bir şekilde gerçekleşti.
17 Mayıs 2008
1.günün krokisi. 54 km’lik toplam yolun 6km si asfalt 48 km’si patikadan geçildi.
Hüseyin Suda:
17 Mayıs 2008 Cumartesi sabahı saat 04:00’da kalktım. Zaten gece boyu uyku tutmadı bir türlü. Malzeme listesine göre hazırladığım eşyalarımı ve bisikletimi arabaya yükleyerek Maltepe’den Fatih’i almak üzere yola koyuldum. Önümüzde arabayla kat edeceğimiz yaklaşık olarak 375 km.lik bir yol vardı.
Fatih Güçlü:
17 Mayıs Cumartesi sabahı Hüseyin Saat 05:00 civarı beni gelip evimden aldı. İkimizde oldukça heyecanlıydık. Hüseyin ile yolda bazen yoğun bir sohbete koyulduk bazen de kendi arşivimden hazırlamış olduğum CD’lerden güzel bir müzik ziyafeti çektik kendimize. Yolun nasıl bittiğini anlamadan Eceabat’a varmıştık. Arabayı burada bırakıp bisikletlerimizi monte ettik.
Fatih Güçlü:
10 kilogramı aşan yüklerimiz ile başladık pedallarımızı çevirmeye. İlk gün amacımız Çanakkale Şehitler Abidesi’ne yakın bir yerdeki Hüseyin’in bir arkadaşının işletmekte olduğu motele varmaktı. Eceabat – Seddülbahir arası karayolundan gidildiğinde yaklaşık 35 Km idi fakat biz oraya çeşitli yerleri ziyaret ederek araziden gitmeyi istiyorduk. Çanakkaleli olduğu için Hüseyin’e güvenim tamdı. Fakat Hüseyin’in nasıl olsa bulurum diyerek uydudan çıkartmış olduğu haritaları işyerinde unutmuş olduğunu sonradan öğrenecektim :))
Hüseyin Suda:
Evet haritaları unutmuş olmak talihsizlikti belki ama yaşadığımız bu süper maceranın da nedeni ve başlangıcı oldu. Eceabat-Kilitbahir arasında kalan Çam Burnu Eceabat’tan sonra karayolunun denizden yükseldiği bir kesimde, isminden de anlaşılacağı üzere çam ormanı içinde enfes manzarası ile yoldan geçenleri duraksatan bir yerdir.

Balıkçıların denizden teknelerle demirleyerek, karadan ise kıyı avcılığı yaptıkları çok tercih edilen bir avlanma bölgesidir. Nara burnundan gelen boğaz akıntısı direk olarak Çam Burnu sahillerini yalayarak Kilitbahir Burnundan boğazın alt kesimine,Ege’ye doğru akar. Akıntının hızı normal şartlarda 3-4 mil, poyrazın kuvvetli olduğu zamanlarda 7-8 deniz mili hıza ulaşır.
Çanakkale’ye deniz yoluyla 10 dakika uzaklıktaki Kilitbahir köyü ve Kalesi. Rotamız gereği birazdan Kilitbahir sırtlarına tırmanıp Boğaz’a hakim tepeler üzerindeki patikalardan yolumuza devam edeceğiz.
Kilitbahir köyünün dik yamaca yaslanmış evleri Boğazın sert akıntısına ve rüzgarına meydan okurcasına ayakta duruyorlar. Manzaraları ise enfes, kısacası yaşanacak bir yer Kilitbahir…

Fatih Güçlü:
Önce Kilitbahir kalesinin yanındaki çay bahçesinde çaylarımızı yudumladık. Manzara muhteşemdi. Kilitbahir kalesi Fatih Sultan Mehmet zamanında inşa edilmiş bir kaleydi. Bu kalenin hizasında görülen boğaz manzarası muhteşemdi. Çaylarımızı bitirdikten sonra toparlanıp tekrar yola koyulduk.
Eceabat-Kilitbahir arasında izlediğimiz yol...
Fatih Güçlü:
Kilitbahir’de asfalt ile vedalaşıp araziye giriş yaptık. Oldukça dik bir rampadan sonra 18 Mart muharebesinin dönüm noktasına imza atılan telemetre binasını ziyaret ettik. Manzara yine muhteşemdi. Her yeri katırtırnakları ve gelincikler kaplamıştı. Bu güzellik, yeşilin farklı tonları ile de birleşince bir renk cümbüşü ortalığı kaplıyordu.

Telemetre binası boğazı net bir şekilde gören fazla fark edilmeyecek bir yere inşa edilmişti. Şu an ise bu binadan kalan kalıntılar ayakta duruyor. Bu bina Çanakkale savaşında top mermilerinin hedefe doğru bir şekilde isabet edebilmesi için ölçümlerin yapıldığı çok önemli görev üstlenmiş. Hatta Hüseyin’in büyük dayılarından birisi bu binada 18 Mart zaferinde telemetre subayı olarak görev almış. Çanakkale savaşında yapılan isabetli vuruşların birçoğu buradan yapılan ölçümlerle oluşmuş. Daha sonra gezmiş olduğumuz şehitler abidesinde İngilizler tarafından yapılan bir anıtta savaşta Türk topçuları tarafından 14 savaş gemisi ve 3 kruvazörün batırılmış olduğunu öğrendiğimde bu küçük binanın ve bu binada canını dişine takmış kahraman subay ve askerlerimizin önemini bir kere daha idrak edip Hüseyin ile beraber kendilerini rahmetle andık. Binanın kalıntılarının içini yüzlerce gelincik sarmıştı. Sanki savaşın acı hatırasının üstünü sevgi ile örtmek, bu haklı zaferi bize kazandıran kahramanları onlar da kutlamak ister gibiydiler.
Telemetre’nin bulunduğu binanın kalıntıları…

Hüseyin Suda:
Birazdan kaybolacağımız buğday tarlasında yol alıyoruz. Amacımız sağda görünen yeşil tepelere ulaşmak. Aradaki derin vadiyi geçeceğimiz yol ise haritalarımızda gözükmüyor. Bu bilgiyi Fatih’le paylaşmıyorum. Birazdan yaşayarak öğrenecek…
Fatih Güçlü:
Hüseyin rehberliğinde araziden yolumuza devam ettik ve az kalsın bir sürünün gözetmenliğini yapan azgın bir çoban köpeğinin hışmına uğruyorduk. Hüseyin uzaktan koşan köpeği fark ederek gaza basmış ama köpek önünü kesince de birden ani bir frenle durmuştu. Hüseyin’in bu ani freni benimde fren yapmama ve aniden durmama yol açtı. Köpek bize korkunç bir şekilde havlarken Allahtan sahibi imdadımıza yetişerek köpeği sakinleştirdi ve bu sayede yolumuza devam ettik. Bu, turdaki ilk 3.5 deneyimimizdi. :)) Boyları bir hayli uzamış başakların arasındaki bir patikadan pedallamaya başladık. Masmavi bir gökyüzü ile gelincikler, katırtırnakları ve buğday tarlalarının oluşturduğu güzel ahenk görülmeğe değerdi. Bu güzel ahenk görünüm olarak gözlerimize ziyafet verdiği gibi etrafa yaydığı koku cümbüşü ile burunlarımızı da okşuyordu. Bu güzel ortam içinde bisiklet sürmenin zevkini doyasıya tadarken birden yol bitti. Hüseyin orada kala kalmıştı. Önümüzde sadece bir tarla vardı. Bisikletlerimizi elimize alıp yürümeye koyulduk. Birden kendimizi belimize kadar gelen bir başak tarlası içinde buluverdik, fakat her nedense yolumuzu bir türlü bulamıyorduk. :)) Tarlanın büyüsüne kapılmış bir oradan bir oraya dolanıp dururken Hüseyin birden “Abi galiba kaybolduk.” dedi. Hüseyin’in bu sözü karşısında nedense içimde hiçbir endişe oluşmadı, belki de doğanın güzelliği içinde sarhoş olmuştum ve kaybolmak çok da umurumda değildi. Bir oraya bir buraya dolanıp dururken Hüseyin birden “Bu tarlada binsek ya, binilir mi acaba?” diye bir soru yöneltti. Ben bu teklife şüphe ile bakarken o bir anda bisikletine atlayıp belimize kadar uzanan başak tarlasında sürmeye başladı. İşte o zaman bir çılgınla beraber olduğumu anladım ve aynı çılgınlığı bende yaptım. J Sürüş muhteşemdi, belimize kadar gelen başakların arasında pedallıyorduk, gerçekten bu tadılması gereken bir zevkti. Hüseyin aynı patikadan tekrar devam etmemizi, farklı bir yol olması gerektiğini bu yolu kaçırdığımızı düşündüğünü söyledi. Tahmininde haklıydı patika aslında ikiye ayrılıyordu. Uzun süre diğerinden kimse gitmemiş olacak ki biz fark edememiştik. İkinci yol bizi bir ormanın içine götürdü. Bu sefer kendimizi birden bire bir orman turu yaparken buluverdik. Ilık esen rüzgâr ile yeşilliğin verdiği büyü bizleri yine derinden etkilemişti. Bu etki ile belli bir süre ormanın içinde devam ettikten sonra orman yolunun bitiminde başladığımız yere geri döndüğümüzü anladık. Hüseyin’in rehberliği hakkında artık içimde ciddi şüpheler belirmeye başlamıştı. :))
Hüseyin Suda:
Acı gerçekle yüzleşiyoruz. Bu kaybolduğumuzun ilk resmidir. Belimiz hizasına gelen buğdayl başakları ve gelincikler arasında bilinmeyene doğru pedal basıyoruz. Fatih gerçekten çok doğru bir yol arkadaşı en umutsuz anda bile yüzündeki bu güzel ifade değişmiyor.(MFG +) yazılımındaki (+) nın anlamı da bu zaten…
Sarı-Kırmızı, yeşil, mavinin mükemmel uyumu…
“Kaybolacaksan bu güzelliğin içinde kaybol demiş” ama kim demişti hatırlamıyorum…Sonunda bir yol bulup bu güzelliğin içinden başka bir maceraya doğru pedal basıyoruz. Birazdan tekrar kaybolacağız ama çok mutluyuz.

Fatih Güçlü:
Tekrardan sahil yoluna çıkarak “Havuzlar” mevkiine doğru yola koyulduk. Yolumuzun üstünde bulunan Seyit onbaşının tam 275 Kg ağırlığındaki top mermisini kaldırdığı mahalle uğradık. Seyit Onbaşı aslen Balıkesir Havran’lı imiş ve onu savaş esnasında kırılan vincin yerine bu ağırlıktaki mermiyi kaldıran bir kahraman olarak hepimiz biliyoruz. Topa koyduğu mermi itilaf güçlerinin bir gemisinin önemli ölçüde yaralanmasına sebep olmuş. Havran’da olan heykelinin bir benzeri de Çanakkale’de yer alıyor. Savaştan yıllar sonra ulu önder Atatürk Balıkesir’e geldiğinde Çanakkale savaşına adını yazdıranların başında gelen bu yiğit onbaşıyı sormuş ve kendisini bizzat evinde ziyaret etmiş. Ziyaretinde bu vatanın böyle kahramanlar sayesinde kurtulduğunu, Seyit onbaşının herkese örnek olması gerektiğini dile getirerek kendisini onurlandırmış. Seyit onbaşı için yapılan anıtta birer fotoğraf çektirdikten sonra yolumuza devam ettik ve Havuzlar köyüne ulaştık. Buradaki bir çay bahçesinde biraz nefes alıp dinlendik. Ne de olsa arazide yolumuzu bulacağız diye bayağı bir yıpranmıştık. “Havuzlar” Çanakkale savaşı sırasında Türk askerlerinin istirahatı ve motivasyonu için kullanılan bir belde imiş. Savaşta yaralanan veyahut rehabilite edilmek istenen askerler o dönem buraya getirilmişler. Hatta çay bahçesine gelen bir rehber, doğruluğu tam kesin olmamakla beraber askerlere o zamanın filmlerinden bazılarını kapsayan bir sinema gösterimi de yapılmış olduğunu dile getirdi.

Yolumuz üzerindeki Seyit Onbaşı anıtını ziyaret ediyoruz.
1. Gün 1. bölümün sonu. Devam edecek...
Fatih Güçlü - Hüseyin Suda
Mayıs 2008
Posted
May 30 2008, 09:02 AM
by
Hüseyin Suda